
Machiavelli: Ahlak ile Gerçeklik Arasında İktidar
Machiavelli, siyaseti olması gereken insan üzerinden değil, insanın ve iktidarın gerçekte nasıl davrandığı üzerinden okur. Güç, korku, görünüş, virtù ve fortuna kavramları bugün de siyaseti anlamak için güçlü araçlardır. Ancak asıl soru değişmez: Gerçekçilik adına ahlaktan ne kadar vazgeçilebilir? Machiavelli gücün nasıl işlediğini gösterirken modern hukuk daha ileri bir soru sorar: Bu güç nasıl sınırlandırılmalıdır?
İyi bir insan, iyi bir yönetici olabilir mi?
İlk bakışta bu sorunun cevabı kolay görünür. İyi bir yönetici adil, dürüst, merhametli ve erdemli olmalıdır. Fakat Niccolò Machiavelli, yaklaşık beş yüz yıl önce bu rahat cevabın karşısına çok daha rahatsız edici bir soru koydu:
Ya dünya böyle işlemiyorsa?
İnsanlar her zaman sadık değilse, çıkarları değiştiğinde sözlerinden dönebiliyorlarsa, devletler yalnızca hukuk ve iyi niyetle hareket etmiyorsa, iyi olmak yönetmek için gerçekten yeterli midir?
Machiavelli'nin siyaset düşüncesindeki büyük kırılma burada başlar. O, siyaseti insanların nasıl olması gerektiğinden hareketle değil, gerçekte nasıl davrandıklarından hareketle anlamaya çalışır.
Bu nedenle Machiavelli'yi yalnızca iktidarı korumanın yollarını anlatan bir düşünür olarak okumak eksiktir. Onun asıl meselesi daha temeldir:
Ahlaki olarak doğru olan ile siyasi olarak gerekli olan çatıştığında ne yapılmalıdır?
Olması Gereken İnsan Değil, Var Olan İnsan
Machiavelli'nin insan anlayışı iyimser değildir.
İnsanların çıkarcı olabileceğini, korkabileceğini, nankörlük edebileceğini ve şartlar değiştiğinde sadakatlerini değiştirebileceğini düşünür. Bu nedenle bir yöneticinin siyasetini insanların daima erdemli davranacağı varsayımı üzerine kurmasını tehlikeli bulur.
Buradan önemli bir sonuç çıkar:
İyi niyet, iyi sonuç garantisi değildir.
Bir hükümdar merhametli olduğu için sürekli affedebilir. Fakat bu merhamet otoritenin çözülmesine, çatışmanın büyümesine ve daha fazla insanın ölmesine yol açıyorsa hâlâ iyi bir yönetimden söz edebilir miyiz?
Buna karşılık sınırlı fakat sert bir müdahale daha büyük bir çatışmayı engelliyorsa, bu müdahaleyi yalnızca sert olduğu için kötü kabul etmek yeterli midir?
Machiavelli'nin rahatsız edici tarafı tam olarak budur.
Bir eylemin ahlaki görünümü ile ortaya çıkardığı sonucu birbirinden ayırmaya zorlar.
Sevilmek mi, Korkulmak mı?
Machiavelli'nin en bilinen düşüncelerinden biri, bir hükümdarın hem sevilen hem korkulan olması mümkün değilse korkulan olmasının daha güvenli olduğudur.
Fakat bu düşünce genellikle yarım aktarılır.
Çünkü Machiavelli aynı zamanda hükümdarın nefret edilmekten kaçınması gerektiğini söyler.
Bu ayrım önemlidir.
Korku otorite yaratabilir. Nefret ise otoriteyi yıkabilecek bir güç üretebilir.
Dolayısıyla Machiavelli'nin ideal yöneticisi sürekli şiddet uygulayan bir tiran değildir. Gerektiğinde sertleşebilen, fakat kullandığı gücün siyasi sonuçlarını hesaplayabilen bir yöneticidir.
Onun dünyasında güç, başlı başına amaç olmaktan çok siyasal düzeni sürdürebilmenin aracıdır.
Görünmek ve Olmak
Machiavelli'nin çağını aşan düşüncelerinden biri de siyasette görünüşün önemidir.
Bir hükümdarın merhametli, güvenilir, adil ve erdemli görünmesi önemlidir. Fakat şartlar gerektirdiğinde bunların tersine davranabilme kapasitesini de koruması gerekir.
Çünkü siyaset yalnızca ne olduğumuzla değil, başkalarının bizim ne olduğumuza inandığıyla da ilgilidir.
Beş yüz yıl önce saraylar, meydanlar ve söylentiler üzerinden işleyen bu mekanizma bugün televizyon, siyasi iletişim ve sosyal medya aracılığıyla çok daha büyük bir güce ulaşmıştır.
Modern siyasetçi yalnızca ülkeyi yönetmez.
Kendisine ilişkin algıyı da yönetir.
Bir konuşmanın birkaç saniyesi milyonlarca insana ulaşabilir. Bir görüntü siyasi kimliğin sembolüne dönüşebilir. Bir kriz, olayın kendisi kadar olayın nasıl anlatıldığı üzerinden de siyasi sonuç üretir.
Bu anlamda dijital çağ Machiavelli'yi geçersiz kılmamış, aksine onun görünüş ile gerçeklik arasındaki ayrımını daha önemli hale getirmiştir.
Virtù ve Fortuna
Machiavelli'nin düşüncesini yalnızca korku, güç ve manipülasyon üzerinden okumak bu nedenle yetersizdir.
Onun siyaset anlayışının merkezinde iki önemli kavram bulunur: virtù ve fortuna.
Fortuna; talih, krizler, beklenmeyen gelişmeler ve insanın kontrol edemediği şartlardır.
Virtù ise bu şartlar karşısında harekete geçebilme kapasitesidir: cesaret, siyasi zeka, kararlılık, strateji, risk alma ve gerektiğinde değişebilme yeteneği.
Başarılı yönetici geleceği tamamen kontrol eden kişi değildir.
Kontrol edemediği bir dünyaya uyum sağlayabilen kişidir.
Bu nedenle dün başarı getiren yöntem, bugün felaket getirebilir. Machiavelli açısından tehlikeli olan yalnızca güçsüzlük değil, değişen dünyaya rağmen aynı davranış biçiminde ısrar etmektir.
Fortuna şartları değiştirir.
Virtù ise insanın değişen şartlara verdiği cevaptır.
Machiavelli Gerçekten “Amaç Aracı Meşru Kılar” mı Dedi?
Machiavelli hakkında belki de en yaygın yanlış anlama burada ortaya çıkar.
Ona atfedilen “Amaç aracı meşru kılar.” sözü eserlerinde bu biçimde yer almaz.
Daha önemlisi, bu ifade onun düşüncesini olduğundan daha sınırsız hale getirir.
Machiavelli her koşulda kötülük yapılmasını savunmaz. Gereksiz şiddet, ölçüsüz zulüm ve halkın nefretini doğuracak davranışlar onun açısından siyasi bakımdan da tehlikelidir.
Mesele kötü olmak değildir.
Mesele, gerektiğinde iyi olmamayı bilmektir.
Fakat Machiavelli'nin düşüncesindeki en tehlikeli kapı da burada açılır.
Bir yönetici toplumun iyiliği, devletin bekası veya daha büyük bir felaketi önleme gerekçesiyle ahlaki kuralları ihlal edebiliyorsa bunun sınırı nerede çizilecektir?
“Gereklilik” dediğimiz şeye kim karar verecektir?
Çünkü tarihte hemen her iktidar kendi eylemlerini gerekli gösterecek bir gerekçe üretebilmiştir.
Machiavelli bizi idealizmin saflığından kurtarırken başka bir tehlikenin eşiğine getirir:
Gerçekçilik, sınırsız iktidarın mazeretine dönüşebilir.
Machiavelli Bugünün Siyasetine Baksaydı
Machiavelli bugün yaşasaydı muhtemelen yalnızca devlet başkanlarına bakmazdı.
Çünkü modern dünyada iktidar tek bir sarayda bulunmuyor.
Parlamentolar, mahkemeler, bürokrasi, siyasi partiler, sermaye, medya, uluslararası ilişkiler, kamuoyu ve dijital platformlar gücün farklı biçimlerde üretildiği alanlar haline geldi.
Bu nedenle modern Machiavellist soru yalnızca şu değildir:
“Anayasa kime hangi yetkiyi veriyor?”
İkinci bir soru daha vardır:
“Gerçekte kim, ne kadar güç kullanabiliyor?”
Bir siyasetçinin hukuken sahip olduğu yetki ile fiilen kullanabildiği güç aynı olmayabilir.
Partisini kontrol edebiliyor mu?
Bürokrasi kararlarını uyguluyor mu?
Kamuoyunu harekete geçirebiliyor mu?
Kriz anlarında siyasi desteğini koruyabiliyor mu?
Rakipleri ortak hareket edebiliyor mu?
Machiavelli için bunların tamamı siyasal gerçekliğin parçaları olurdu.
Türkiye'nin Son Yirmi Yılına Machiavelli ile Bakmak
Türkiye'nin son yirmi yılı da bu açıdan dikkat çekici bir inceleme alanıdır.
AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan'ın yirmi yılı aşan siyasi devamlılığı; birbirinden oldukça farklı ekonomik, toplumsal ve uluslararası koşullar altında gerçekleşmiştir.
Ekonomik krizler, kitlesel protestolar, 15 Temmuz darbe girişimi, Suriye savaşı ve göç, pandemi, depremler, uluslararası gerilimler ve siyasal sistem değişikliği gibi çok farklı şartlar ortaya çıkmıştır.
Machiavelli bunların tamamını fortuna açısından değerlendirebilirdi.
Fakat onun asıl ilgileneceği mesele muhtemelen bu krizlerin varlığı değil, siyasi iktidarın her yeni şart karşısında kendisini nasıl yeniden konumlandırdığı olurdu.
Burada virtù, siyasi adaptasyon kapasitesi olarak karşımıza çıkar.
Parti siyasetinin yeniden örgütlenmesi, ittifakların değişmesi, siyasi söylemin farklı dönemlerde yeniden kurulması ve güçlü bir liderlik anlatısının devam ettirilmesi Machiavellist bir çözümlemede incelenebilecek unsurlardır.
Ancak Türkiye örneğini yalnızca korku veya otorite üzerinden açıklamak da yetersiz kalır.
Uzun süreli bir iktidarın arkasında seçim başarısı, toplumsal aidiyet, ekonomik beklentiler, hizmet politikaları, kimlik, siyasi temsil ve liderle kurulan bağ gibi rıza üreten unsurlar da bulunur.
Machiavelli açısından kalıcı iktidar yalnızca zor kullanabilen iktidar değildir.
Kendi varlığı ile belirli toplumsal kesimlerin çıkarları, güvenliği veya kimliği arasında bağ kurabilen iktidardır.
Bunun yanında Türkiye'nin siyasal sisteminde özellikle 2017 anayasa değişikliği ve 2018 sonrasında yürütme gücünün Cumhurbaşkanlığı çevresinde daha fazla merkezileşmesi, Machiavelli'nin güç analizi açısından ayrıca dikkat çekici olurdu.
Fakat tam burada Prens'ten çıkıp başka bir Machiavelli'ye geçmek gerekir.
Prens'ten Cumhuriyete
Machiavelli yalnızca Prens'in yazarı değildir.
Söylevler'de karşımıza çıkan Machiavelli; cumhuriyet, yurttaşlık, kurumlar ve Roma'nın siyasal düzeniyle de yakından ilgilenir.
Bu ayrım modern siyaset açısından son derece önemlidir.
Çünkü bir liderin virtù'su devleti uzun süre taşıyabilir.
Fakat daha büyük soru şudur:
Bir devlet, güçlü bir lidere ihtiyaç duymadan güçlü kalabilir mi?
Modern anayasal devletin Machiavelli'ye verdiği cevap burada ortaya çıkar.
Kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, parlamento, seçimler, temel haklar, özgür basın ve denetim mekanizmalarının ortak amacı kusursuz yöneticiyi bulmak değildir.
Tam tersine sistem, yöneticinin kusurlu olabileceği kabulü üzerine kuruludur.
Bu açıdan modern anayasal düşünce, şaşırtıcı biçimde Machiavellist bir insan varsayımından hareket eder:
İnsanlara sınırsız güç vermemek gerekir.
Fakat Machiavelli ile hukuk devleti aynı noktadan hareket edip farklı sonuçlara ulaşır.
Machiavelli sorar:
Gücü nasıl kullanırsın?
Hukuk devleti sorar:
Gücü nasıl sınırlandırırsın?
Ahlak ile Gerçeklik Arasında
Belki de Machiavelli'nin beş yüz yıl sonra hâlâ okunmasının nedeni burada yatmaktadır.
O bize iyi insanların nasıl davranması gerektiğini anlatmaktan çok, iyi insanların da içinde yaşamak zorunda olduğu dünyanın nasıl çalıştığını gösterir.
Yalnızca ahlaki ilkeler üzerinden siyaset düşünürsek gücün gerçek işleyişini gözden kaçırabiliriz.
“Bunu yapmaması gerekir.” demek, onun bunu yapamayacağı anlamına gelmez.
Fakat yalnızca güç üzerinden düşünürsek bu kez başka bir hataya düşeriz.
“Bunu yapabiliyor.” demek, onun bunu yapmaya hakkı olduğu anlamına gelmez.
İşte siyasal realizm ile hukuk arasındaki temel gerilim burada ortaya çıkar.
Machiavelli bize iktidarın nasıl işlediğini gösterir. Hukuk ise iktidarın nasıl işlemesi gerektiğini belirlemeye çalışır.
Biri gerçeklikten koparsa naifleşir.
Diğeri sınırlarından kurtulursa tahakküme dönüşebilir.
Bu nedenle Machiavelli'nin mirası “amaç aracı meşru kılar” kadar basit değildir.
Asıl mirası, çok daha zor bir sorudur:
Gerçek dünyanın koşulları ahlaki ilkelerimizi zorladığında, ne kadar taviz verebiliriz?
Ve belki bundan da önemlisi:
O tavizin sınırını kim belirleyecek?
Yorumlar yükleniyor…
← Yayınlara dön