
İstanbul Barosu'nda Sandığın Mesajı: Kocasakal
Ümit Kocasakal'ın on yıl aradan sonra yeniden İstanbul Barosu Başkanı seçilmesi ne anlama geliyor? Kaboğlu'nun anayasanın ilk dört maddesine ilişkin tartışmalı açıklamaları, iki başkanın yargılanma süreçleri ve Cumhuriyetçi-milliyetçi çizginin yeniden yükselişi üzerinden seçim sonuçlarını değerlendiriyoruz. Kocasakal'ın zaferi geçmişe duyulan güvenin mi, Kaboğlu'na tepkinin mi sonucu? Yeni dönemde İstanbul Barosu'nu neler bekliyor? Kocasakal yeniden siyasete dönebilir mi?
İstanbul Barosu, 25 Ekim 2026 tarihinde gerçekleştirilen seçimlerle birlikte tanıdık bir ismi yeniden başkanlık makamına taşıdı. Cumhuriyetçi Güç Birliği İttifakı'nın adayı Prof. Dr. Ümit Kocasakal, on yıllık bir aranın ardından İstanbul Barosu Başkanı seçildi. Seçimde 10.227 oy alan Kocasakal, 7.022 oyda kalan mevcut başkan Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu'nu geride bıraktı. Dokuz adayın yarıştığı seçimde yaklaşık 68 bin kayıtlı avukattan yalnızca 30 bini sandığa gitti.
Bu sonuç, ilk bakışta olağan bir meslek örgütü seçimi olarak değerlendirilebilir. Ancak İstanbul Barosu'nun Türkiye'nin hukuki ve siyasal tarihinde üstlendiği rol, seçimlerin yalnızca mesleki vaatler üzerinden okunmasını güçleştiriyor. Özellikle Kocasakal'ın Cumhuriyetçi ve ulusalcı çizgisi ile Kaboğlu'nun anayasa tartışmaları üzerinden şekillenen kamuoyu algısı birlikte değerlendirildiğinde, sandıktan çıkan sonucun daha geniş bir anlam taşıdığı düşünülebilir.
Acaba İstanbul Barosu avukatları, Kocasakal'ın önceki başkanlık dönemine duydukları güven nedeniyle mi yeniden kendisini tercih etti? Kaboğlu'nun açıklamalarına ve yönetimine yönelik bir tepki mi ortaya koydu? Yoksa Türkiye'de son yıllarda yeniden belirginleşen milliyetçi ve Cumhuriyetçi hassasiyetler, hukuk camiasında da karşılık mı bulmaya başladı?
Bu sorulara cevap verebilmek için önce geçmişe bakmak gerekiyor.
Ümit Kocasakal'ın İlk Başkanlık Dönemi: Mücadeleci Bir Baro
Ümit Kocasakal, İstanbul Barosu Başkanlığına ilk kez 2010 yılında seçildi. Ardından 2012 ve 2014 seçimlerini de kazanarak 2016 yılına kadar üç dönem boyunca bu görevi yürüttü. Dolayısıyla 2026 seçimleri, Kocasakal açısından yalnızca eski görevine dönüş değil, dördüncü başkanlık döneminin başlangıcı anlamına geliyor.
Kocasakal'ın önceki başkanlığı, Türk yargısının son derece çalkantılı bir dönemine rastlamıştı. Ergenekon ve Balyoz davaları, özel yetkili mahkemelerin uygulamaları, tutukluluk süreleri, savunma hakkının sınırlandırılmasına ilişkin tartışmalar ve yargı bağımsızlığına yönelik eleştiriler, o yılların hukuk gündemini belirliyordu.
Kocasakal, bu süreçte İstanbul Barosu'nun yalnızca avukatların mesleki sorunlarıyla ilgilenen bir kuruluş olmadığını, aynı zamanda hukuk devleti ve Cumhuriyet'in temel değerleri konusunda sorumluluk taşıdığını savunan bir başkan profili çizdi.
Özellikle Balyoz yargılamaları sırasında savunma makamının karşılaştığı sorunlara yönelik müdahaleleri, kendisinin kamuoyunda tanınmasını sağlayan gelişmeler arasındaydı. Bu tutum yalnızca açıklamalarla sınırlı kalmadı; Kocasakal ve dokuz yönetim kurulu üyesi hakkında, 6 Nisan 2012 tarihli Balyoz duruşmasında yargı görevini yapanı etkilemeye veya engellemeye teşebbüs ettikleri iddiasıyla dava açıldı.
Kocasakal ve beraberindeki yönetim kurulu üyeleri, 24 Şubat 2014 tarihinde beraat etti. İstanbul Barosu, davayı savunma hakkının ve baronun kurumsal bağımsızlığının yargılandığı bir süreç olarak değerlendirmişti.
Kocasakal'ın önceki başkanlığına ilişkin en önemli hususlardan biri, baronun Cumhuriyetçi kurumsal kimliğini açıkça sahiplenmesiydi. Laiklik, üniter devlet, ulusal egemenlik ve anayasal Cumhuriyet anlayışı, kendisinin kamuoyuna yansıyan söyleminde belirgin bir yer tutuyordu.
Bu yaklaşımın herkes tarafından benimsendiğini söylemek mümkün değil. Nitekim baroların siyasal meselelerde ne ölçüde söz söylemesi gerektiği, o dönemde de tartışılıyordu. Bir görüşe göre barolar, hukukun üstünlüğünü savunmakla yükümlü olduklarından ülkenin anayasal ve siyasal gelişmelerine kayıtsız kalamazdı. Diğer görüşe göre ise baroların belirli ideolojik çizgilerle özdeşleşmesi, farklı düşüncelere sahip avukatların ortak meslek örgütü olma niteliğine zarar verebilirdi.
Bununla birlikte Kocasakal'ın önceki başkanlığının ayırt edici yönü, kurumsal bir tavır ortaya koymasıydı. Özellikle savunma hakkına ilişkin yargısal uygulamalar karşısında sessiz kalmayan bir baro yönetimi görüntüsü verdi.
Bugün yeniden seçilmesinde bu geçmişin etkisi bulunduğunu düşünmek makul. Ancak aradan geçen on yılda yalnızca ülke değil, avukatlık mesleği de önemli ölçüde değişti. Dolayısıyla geçmişteki başarının yeni dönemde kendiliğinden tekrarlanacağını varsaymak doğru olmayacaktır.
Kaboğlu'nun Başkanlığı ve Anayasanın İlk Dört Maddesi Tartışması
Kocasakal'ın yeniden seçilmesini anlamak için selefi İbrahim Özden Kaboğlu'nun başkanlık dönemine de bakmak gerekiyor.
Anayasa hukuku alanındaki akademik çalışmalarıyla tanınan Kaboğlu, 2024 yılında İstanbul Barosu Başkanı seçilmişti. Ancak seçim sonrasında Anayasa'nın değiştirilemez hükümlerine ilişkin yaptığı açıklamalar, başkanlığının henüz başlangıcında önemli bir tartışmaya neden oldu.
Kaboğlu, anayasanın değiştirilemez hükümlerinin olumlu yönde geliştirilmesi düşüncesini dile getirmiş; Türkiye Cumhuriyeti'nin insan haklarına dayanan, laik ve demokratik niteliğinin güçlendirilmesi gerektiğini ifade etmişti.
Bu açıklama, Anayasa'nın ilk dört maddesinin değiştirilmesine kapı aralandığı yönünde yorumlandı ve kamuoyunda tepkiyle karşılandı. Kaboğlu ise sözlerinin bağlamından koparıldığını savundu.
Burada meseleye yalnızca siyasal hassasiyetlerle değil, hukuki açıdan da yaklaşmak gerekiyor.
Anayasa'nın 4. maddesi, devletin şeklinin Cumhuriyet olduğunu düzenleyen 1. madde ile Cumhuriyet'in niteliklerini ve devletin temel özelliklerini düzenleyen 2. ve 3. maddelerin değiştirilmesini ve değiştirilmesinin teklif edilmesini yasaklıyor.
Dolayısıyla değiştirilemez hükümler hakkında yapılan tartışmalar, sıradan bir anayasa değişikliği tartışmasından farklı bir hukuki zemine sahip.
Elbette bir anayasa hukukçusu, anayasanın değiştirilemez hükümlerini akademik açıdan eleştirebilir. Bu hükümlerin kapsamını, demokratik meşruiyetini ve anayasa teorisindeki yerini tartışabilir. Bilimsel özgürlüğün gereği de budur.
Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken bir ayrım bulunuyor: Bir akademisyenin anayasa üzerine yürüttüğü bilimsel tartışma ile İstanbul Barosu Başkanı'nın kamuoyu önünde yaptığı açıklama, aynı kurumsal ağırlığa sahip değildir.
Baro başkanının açıklamaları, yalnızca kişisel görüş olarak algılanmayabilir. Temsil ettiği kurumun tarihsel kimliği ve üyelerinin farklı anayasal hassasiyetleri nedeniyle daha geniş sonuçlar doğurabilir.
Kaboğlu'nun açıklamalarının seçmen üzerindeki muhtemel etkisini de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
Cumhuriyet'in kurucu ilkelerini tartışmaya açmayı sakıncalı bulan avukatlar açısından bu açıklamalar, baronun geleneksel Cumhuriyetçi çizgisinden uzaklaştığı izlenimini yaratmış olabilir. Özellikle laiklik, üniter devlet ve ulusal egemenlik konularında güçlü hassasiyet taşıyan meslektaşların, Kaboğlu yönetimine karşı mesafe geliştirmesi şaşırtıcı olmaz.
Bununla birlikte Kaboğlu'nun Cumhuriyet'in temel niteliklerinin ortadan kaldırılmasını savunduğu sonucuna varmak da hakkaniyetli değildir. Kendisinin açıklamalarında bu niteliklerin güçlendirilmesi düşüncesi de bulunmaktadır.
Asıl sorun, açıklamanın niyetinden bağımsız olarak yarattığı siyasal algıdır.
Siyasette olduğu gibi meslek örgütlerinin yönetiminde de yalnızca ne söylendiği değil, söylenenlerin nasıl anlaşıldığı önem taşır. Kaboğlu'nun akademik bir tartışma olarak gördüğü mesele, bazı avukatlar tarafından Cumhuriyet'in anayasal güvencelerine yönelik bir belirsizlik olarak değerlendirilmiş olabilir.
Kanaatimce Kaboğlu yönetiminin bu tartışmanın yarattığı güvensizliği ne ölçüde giderebildiği, 2026 seçim sonuçları değerlendirilirken üzerinde durulması gereken sorulardan biridir.
Kaboğlu Döneminin En Önemli Gelişmesi: Baro Yönetiminin Yargılanması
Kaboğlu'nun başkanlık dönemini yalnızca anayasa tartışması üzerinden değerlendirmek eksik ve haksız bir yaklaşım olur. Zira 2024–2026 dönemi, İstanbul Barosu'nun kurumsal bağımsızlığı bakımından oldukça önemli yargısal gelişmelere sahne oldu.
Aralık 2024'te İstanbul Barosu tarafından Suriye'de öldürülen gazeteciler Nazım Daştan ve Cihan Bilgin hakkında yapılan açıklama, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma konusu edildi. Açıklamanın terör örgütü propagandası niteliği taşıdığı ve halkı yanıltıcı bilgi içerdiği iddialarıyla başlatılan süreç, hem hukuk hem de ceza yargılamasına dönüştü.
21 Mart 2025 tarihinde İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Kaboğlu ve yönetim kurulu üyelerinin görevlerine son verilmesine ve yeni seçim yapılmasına karar verdi. Karar, baronun seçilmiş organlarının bağımsızlığı bakımından önemli tartışmalara neden oldu. Ancak kararın kesinleşmemiş olması nedeniyle mevcut yönetim görevini sürdürdü.
Bunun yanında Kaboğlu ve on yönetim kurulu üyesi hakkında ceza davası açıldı. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Ocak 2026 tarihinde suçların unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle bütün sanıkların beraatine karar verdi. Cumhuriyet Başsavcılığının istinaf başvurusu da 21 Ekim 2026 tarihinde İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi tarafından esastan reddedildi.
Bu gelişmeler, Kaboğlu'nun başkanlığının yalnızca tartışmalı açıklamalardan ibaret olmadığını gösteriyor. Yönetim, seçilmiş organlarının görevine yargı kararıyla son verilmesi girişimiyle ve ceza yargılamasıyla karşı karşıya kaldı.
Burada dikkat çekici bir tarihsel benzerlik bulunuyor.
Kocasakal, Balyoz yargılamaları sırasında savunma hakkına yönelik müdahaleleri nedeniyle yargılanmıştı. Kaboğlu ise baronun yaptığı bir açıklama nedeniyle yönetim kurulu üyeleriyle birlikte yargılandı. Her iki süreç de beraatle sonuçlandı.
Bu benzerlik, iki başkanın siyasal ve hukuki görüşlerinden bağımsız olarak değerlendirilmelidir.
Bir baro başkanının görüşlerini benimsememek, o başkana yönelik her türlü yargısal müdahaleyi haklı görmeyi gerektirmez. Aynı şekilde bir baro yönetiminin yargısal müdahalelere karşı savunulması da o yönetimin bütün açıklamalarının ve tercihlerinin onaylandığı anlamına gelmez.
Hukuk devletinin gerçek sınavı, yalnızca aynı görüşü paylaştığımız kişilerin haklarını savunmak değildir. Farklı düşündüğümüz kişilerin de aynı hukuki güvencelerden yararlanmasını savunabilmektir.
Bu nedenle Kaboğlu yönetiminin yargılanması karşısında savunma hakkının ve baroların bağımsızlığının korunması gerektiği düşüncesi ile Kaboğlu'nun anayasal açıklamalarının eleştirilmesi arasında herhangi bir çelişki bulunmamaktadır.
Bana kalırsa bu ayrım, İstanbul Barosu'nun geleceği açısından da son derece önemlidir.
“İlk Dört Maddeye Dokunanın Eli Yanar”
Kocasakal'ın seçim sürecinde yaptığı açıklamalar, yeni dönemin hangi ilkeler etrafında şekilleneceğine ilişkin önemli ipuçları taşıyor.
Özellikle Anayasa'nın ilk dört maddesine ilişkin kullandığı “dokunanın eli yanar” ifadesi dikkat çekici.
Kocasakal, bu açıklamasında ilk dört maddeye olumlu veya olumsuz yönde müdahale edilmesi arasında ayrım yapmadığını da vurguladı.
Bu ifadenin Kaboğlu'nun 2024 yılındaki açıklamalarına yönelik bir cevap niteliği taşıdığı düşünülebilir. Nitekim Kaboğlu'nun değiştirilemez hükümlerin olumlu yönde geliştirilmesine ilişkin yaklaşımı ile Kocasakal'ın olumlu veya olumsuz herhangi bir müdahaleyi reddeden söylemi arasında açık bir karşıtlık bulunmaktadır.
Kocasakal'ın mesajı, bu bakımdan yalnızca anayasal bir görüş açıklaması değil, aynı zamanda İstanbul Barosu'nun kurumsal kimliğine ilişkin bir tutum beyanıdır.
Ancak burada bir hukukçu olarak önemli bir ayrımı da hatırlatmak gerekiyor.
Anayasa'nın ilk üç maddesinin değiştirilmesi ve değiştirilmesinin teklif edilmesi anayasal olarak yasaklanmıştır. Buna karşılık anayasal hükümler üzerine bilimsel tartışma yürütülmesi, akademik görüş açıklanması veya anayasa teorisi bakımından eleştiri geliştirilmesi aynı şey değildir.
Bu nedenle Kocasakal'ın sözlerini, anayasal düzenin korunmasına yönelik güçlü bir siyasal ve kurumsal mesaj olarak değerlendirmek mümkünse de bunların akademik tartışma özgürlüğünü sınırlandıracak biçimde anlaşılmaması gerekir.
Cumhuriyet'in temel ilkelerini korumak ile bu ilkelerin hukuki ve tarihsel anlamlarını tartışmak birbirinin karşıtı değildir.
Hatta Cumhuriyet'in ve hukuk devletinin güçlü olması, bu değerlerin yalnızca korunmasını değil, gerekçeleriyle açıklanabilmesini de gerektirir.
Bununla birlikte Kocasakal'ın açıklamasının siyasal anlamı oldukça belirgindir: İstanbul Barosu'nun Cumhuriyetçi, laik ve ulusal devlet anlayışını kurumsal kimliğinin merkezine yeniden yerleştirme iradesi.
Bu mesajın seçim sonuçlarıyla birlikte değerlendirilmesi ise bizi daha önemli bir soruya götürüyor.
İstanbul Barosu'nda Milliyetçi ve Cumhuriyetçi Bir Dönüş mü Yaşanıyor?
Kocasakal'ın yeniden seçilmesinin yalnızca kişisel bir başarı olduğunu düşünmüyorum. Seçimin, İstanbul Barosu bünyesinde Cumhuriyetçi ve milliyetçi hassasiyetlerin yeniden güç kazandığına ilişkin önemli işaretler taşıdığı kanaatindeyim.
Ancak bu değerlendirmeyi yaparken milliyetçilik kavramını da doğru konumlandırmak gerekiyor.
Kocasakal'ın temsil ettiği Cumhuriyetçi ve ulusalcı çizgi, yalnızca klasik anlamda bir milliyetçi siyasal hareket olarak değerlendirilemez. Bu çizginin merkezinde Atatürkçülük, laiklik, ulusal egemenlik, üniter devlet ve Cumhuriyet'in kurucu değerleri bulunmaktadır.
Dolayısıyla burada söz konusu olan yöneliş, dar anlamda bir parti milliyetçiliğinden ziyade Cumhuriyetçi ve ulusalcı kimliğin yeniden öne çıkması olarak anlaşılmalıdır.
Kocasakal'ın seçim zaferi de bu açıdan anlamlıdır.
Kaboğlu'nun anayasa açıklamalarının ardından oluşan tartışmalar, Cumhuriyet'in kurucu ilkelerine ilişkin hassasiyet taşıyan avukatların bir bölümünü rahatsız etmiş olabilir. Bu rahatsızlık, Kocasakal'ın geçmişte temsil ettiği çizgiye duyulan güvenle birleşerek seçim tercihlerini etkilemiş olabilir.
Üstelik Kocasakal, seçim sonrasında İstanbul Barosu'nun geleneksel çizgisine döndüğünü açıkça ifade etti. Bu söylem, seçimi yalnızca yönetim değişikliği olarak değil, kurumsal bir dönüş olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Bununla birlikte seçim sonuçları, dikkatli okunmayı gerektiriyor.
Kocasakal oyların yaklaşık yüzde 34'ünü alarak başkan seçildi. Kaboğlu ise yüzde 23 civarında kaldı. Diğer adayların aldığı oylar da İstanbul Barosu seçmeninin tek bir siyasal veya mesleki görüş etrafında birleşmediğini gösteriyor.
Ayrıca kayıtlı avukatların yarısından fazlasının sandığa gitmemiş olması, seçim sonucundan bütün avukatların düşünsel yönelimine ilişkin kesin bir sonuç çıkarılmasını engelliyor.
Bu nedenle İstanbul Barosu'nun bütünüyle milliyetçi bir çizgiye geçtiğini söylemek doğru olmaz.
Ancak Kocasakal'ın başarısını yalnızca adayların kişisel özelliklerine bağlamak da eksik kalır.
Bana kalırsa bu seçimde birbirini tamamlayan iki eğilimden söz etmek mümkün.
Birincisi, Cumhuriyetçi ve ulusalcı değerlerin yeniden güçlü bir temsil arayışıyla öne çıkmasıdır.
İkincisi ise Kaboğlu yönetiminin açıklamalarına, önceliklerine veya yönetim anlayışına yönelik bir tepkinin sandığa yansımış olabileceğidir.
Bu iki eğilim birbirinden bağımsız değildir. Bir seçmen, hem Kocasakal'ın savunduğu değerleri benimsediği hem de Kaboğlu'nun yaklaşımını doğru bulmadığı için oy vermiş olabilir.
Elbette seçimde mesleki vaatlerin, adayların geçmiş başarılarının ve farklı gruplar arasındaki rekabetin etkileri de bulunuyor. Bu unsurları dışlayan tek nedenli bir açıklama, seçim sonuçlarının karmaşıklığını göz ardı eder.
Yine de seçim gecesinin siyasal atmosferi ve Kocasakal'ın açıklamaları birlikte değerlendirildiğinde, Cumhuriyetçi ve ulusalcı kimliğin bu seçimin belirleyici unsurlarından biri olduğu yönündeki değerlendirmeyi makul buluyorum.
Burada önemli olan, bu yönelişin yalnızca bir tepki hareketi olarak kalıp kalmayacağıdır.
Çünkü bir yönetimi eleştirmek veya bir önceki yönetimin temsil ettiği çizgiyi reddetmek, kendi başına başarılı bir yönetim ortaya koymak anlamına gelmez.
Yeni Dönemde İstanbul Barosu'nu Neler Bekliyor?
Kocasakal, 2010 yılında başkan seçildiği İstanbul Barosu'ndan oldukça farklı bir kuruma geri dönüyor.
Aradan geçen yıllarda avukat sayısı önemli ölçüde arttı. Mesleğe yeni başlayan avukatların ekonomik sorunları, stajyer avukatların çalışma koşulları, ücretlerin düşmesi, mesleki rekabetin ağırlaşması ve avukatların yargı faaliyetleri sırasında karşılaştığı sorunlar daha görünür hâle geldi.
Bu nedenle yeni dönemde İstanbul Barosu'nun yalnızca anayasal ve siyasal meselelerde güçlü açıklamalar yapan bir kurum olması yeterli olmayacaktır.
Baronun, avukatların gündelik mesleki sorunlarına da somut çözümler üretebilmesi gerekiyor.
Özellikle genç avukatların ekonomik bağımsızlığı, mesleğe girişte yaşanan güçlükler, avukatlık asgari ücret tarifesinin uygulanması, kamu görevlileriyle ilişkilerde savunma makamının konumu ve mesleki dayanışmanın güçlendirilmesi gibi meseleler, yeni yönetimin başarısının değerlendirilmesinde belirleyici olacaktır.
Kocasakal'ın önceki başkanlık döneminden gelen deneyimi bu bakımdan önemli bir avantajdır. Ancak deneyimin tek başına yeterli olmayacağı da açıktır.
Bugünün İstanbul Barosu, geçmişe kıyasla çok daha kalabalık, farklı ihtiyaçlara sahip ve düşünsel açıdan çeşitlenmiş bir meslek örgütüdür.
Bu nedenle Kocasakal'ın karşılaşacağı en önemli sınavlardan biri, Cumhuriyetçi kurumsal kimliği korurken farklı görüşlere sahip avukatların da kendilerini baronun eşit üyeleri olarak görebileceği bir yönetim anlayışı ortaya koyabilmesidir.
Nitekim seçim sonrasında hiçbir meslektaşını siyasi görüşüne veya kimliğine göre ayırmayacaklarını açıklaması, bu bakımdan olumlu bir başlangıç olarak değerlendirilebilir.
Ancak bu yaklaşımın açıklamalardan uygulamaya taşınması gerekiyor. Zira İstanbul Barosu farklı düşüncelere sahip bütün üyelerinin meslek örgütüdür.
Bir baronun Cumhuriyet'in temel değerlerini savunması, üyelerinin düşünsel çeşitliliğini ortadan kaldırmasını gerektirmez. Aksine hukuk devleti düşüncesi, farklı görüşlerin aynı hukuki güvenceler altında var olabilmesini zorunlu kılar.
Kocasakal Yeniden Siyasete Girer mi?
Ümit Kocasakal'ın yeniden İstanbul Barosu Başkanı seçilmesi, kendisinin siyasal geleceğine ilişkin soruları da gündeme getirebilir.
Aslında Kocasakal'ın siyasetle ilişkisi yalnızca baro başkanlığı sırasında yaptığı açıklamalardan ibaret değil.
Kocasakal, 17 Ocak 2018 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığına aday olmak istediğini açıklamıştı. Bu süreçte CHP'nin kuruluş değerlerine dönmesi gerektiğini savunmuş, Cumhuriyetçi ve Atatürkçü çizginin güçlendirilmesi çağrısında bulunmuştu.
Dolayısıyla Kocasakal'ın aktif siyasete yönelik ilgisi geçmişte somut bir adaylık girişimiyle ortaya çıkmış durumda.
Kocasakal, siyasette doğrudan görev almak yerine İstanbul Barosu gibi tarihsel ve kurumsal ağırlığı bulunan bir meslek örgütü üzerinden hukuk ve Cumhuriyet tartışmalarında etkili olmayı tercih ediyor olabilir.
Diğer taraftan baro başkanlığı, kamuoyunda görünürlüğü artıran ve siyasal tartışmalarda söz sahibi olma imkânı sağlayan bir görev. Kocasakal'ın geçmişteki siyasi girişimi dikkate alındığında, ilerleyen yıllarda yeniden aktif siyasete yönelmesi de ihtimal dışı değil.
Burada belirleyici olan, Kocasakal'ın yeni başkanlık dönemini nasıl değerlendireceği olacaktır.
Eğer İstanbul Barosu'nda güçlü bir kurumsal yönetim ortaya koyar, avukatların mesleki sorunlarında somut ilerlemeler sağlar ve Cumhuriyetçi söylemini geniş bir toplumsal karşılıkla buluşturabilirse, bu durum kendisinin gelecekteki siyasal etkisini de artırabilir.
Ancak baro başkanlığının gelecekteki bir siyasi görev için geçiş makamı olarak görülmesi, kurumun bağımsızlığı ve temsil niteliği bakımından sorunlu olacaktır.
Bu nedenle Kocasakal'ın siyasal geleceğinden önce, İstanbul Barosu'nun geleceğine odaklanmak daha doğru görünüyor.
Sonuç: Sandık Bir Mesaj Verdi, Şimdi Sıra Yönetimde
İstanbul Barosu'nun 2026 seçimleri, Ümit Kocasakal'ın on yıl sonra yeniden başkanlık makamına dönmesiyle sonuçlandı. Ancak bu seçimi yalnızca geçmişte başarılı olmuş bir başkanın yeniden göreve gelmesi olarak değerlendirmek yeterli değil.
Seçim, Cumhuriyetçi ve ulusalcı değerlerin İstanbul Barosu bünyesinde yeniden güçlü bir temsil bulduğuna ilişkin önemli işaretler taşıyor. Kaboğlu'nun anayasal açıklamaları ve yönetim döneminde yaşanan tartışmaların da bu sonuca katkıda bulunmuş olması mümkün.
Bununla birlikte Kaboğlu yönetiminin yargılandığı süreçte savunma hakkı ve baroların bağımsızlığı açısından verdiği mücadele de görmezden gelinmemeli. Bir yönetimin siyasal ve kurumsal tercihlerini eleştirmek, o yönetimin hukuki güvencelerini savunmaya engel değildir.
Kocasakal'ın önünde ise iki temel sorumluluk bulunuyor.
Birincisi, savunduğu Cumhuriyetçi değerleri hukuk devletinin evrensel ilkeleriyle uyumlu biçimde temsil etmek.
İkincisi, İstanbul Barosu'nu yalnızca güçlü siyasal açıklamalar yapan değil, bütün avukatların mesleki sorunlarına çözüm üreten etkili bir kurum hâline getirmek.
Kanaatimce bu seçimin en önemli sonucu, Cumhuriyetçi ve ulusalcı kimliğin İstanbul Barosu seçmeninin önemli bir kesiminde yeniden güçlü karşılık bulduğunu göstermesidir. Ancak bu karşılığın kalıcı bir kurumsal başarıya dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyecek olan önümüzdeki iki yılın icraatları olacaktır.
Sonuçta sandık, yönetimi değiştirme yetkisini avukatlara verir. Seçimden sonra ise yönetimin sorumluluğu, kendisini seçenlerin ötesine geçerek bütün meslektaşlarını temsil edebilmektir.
Asıl mesele, İstanbul Barosu'nun eski çizgisine dönüp dönmediği değil; bu çizgiyi bugünün hukuk ve avukatlık sorunlarına cevap verebilecek bir kurumsal güce dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir.
Yorumlar yükleniyor…
← Yayınlara dön