
Bir Anayasa Ne Zaman Darbe Anayasası Olmaktan Çıkar?
1982 Anayasası’nın askerî darbe koşullarında hazırlandığı tartışmasızdır. Ancak bugünkü anayasal düzen, 1982’de kabul edilen ilk metin değildir. Askerî vesayetin önemli unsurları kaldırılmış, haklar rejimi değiştirilmiş; 2017’de ise hükûmet sistemi baştan kurulmuştur. Bu nedenle asıl soru “Darbe anayasasından kurtuluyor muyuz?” değil, “Nasıl bir anayasal düzen kuruyoruz?” olmalıdır. Çünkü yeni olmak demokratik olmak değildir; önemli olan anayasanın iktidarı nasıl sınırladığıdır.
Türkiye’de yeni anayasa tartışmaları başladığında sıkça aynı gerekçeyle karşılaşıyoruz: “Darbe anayasasından kurtulmak.”
Bu ifade tarihsel olarak anlaşılır. Yürürlükteki Anayasa, hâlâ 1982 Anayasası’dır. 12 Eylül askerî müdahalesinin ardından, demokratik siyasal hayatın askıya alındığı koşullarda hazırlanmış ve kabul edilmiştir. Kurucu kökeninde bir askerî darbe bulunduğu tartışmasızdır.
Fakat gerçekten bugün, yürürlükte olan Anayasayı gerçekten bir “darbe anayasası” olarak nitelendirebilir miyiz?
Sorunun cevabı, “darbe anayasası” derken neyi kastettiğimize bağlıdır.
Köken ile içerik aynı şey değildir
Bir anayasanın iki ayrı kimliği vardır: nasıl doğduğu ve bugün ne söylediği.
1982 Anayasası’nın nasıl doğduğu değiştirilemez. Anayasa yüz defa değiştirilse bile 1982’de hangi şartlarda hazırlandığı tarihsel bir olgu olarak kalacaktır.
Fakat anayasanın içeriği değişebilir.
Nitekim 1982 Anayasası bugüne kadar çok sayıda değişikliğe uğradı. Özellikle 1995, 2001, 2004, 2010 ve 2017 değişiklikleri metnin bazı temel tercihlerini ciddi biçimde dönüştürdü.
Bu nedenle bugün okuduğumuz anayasal düzeni, 1982’de halkoyuna sunulan ilk metinle özdeş kabul etmek mümkün değil.
1982’nin belirgin askerî vesayet unsurlarının önemli bir bölümü artık yok. Siyasi yasakların bir kısmı kaldırılmış, temel hakların sınırlanması rejimi değiştirilmiş, askerî yargı büyük ölçüde tasfiye edilmiş, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru getirilmiş ve 12 Eylül yöneticilerini koruyan anayasal hüküm kaldırılmıştır.
Dahası, bugünkü devlet teşkilatının en önemli özelliklerinden biri olan Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi 1982’nin değil, 2017 anayasa değişikliğinin ürünüdür.
Ortaya garip fakat önemli bir sonuç çıkıyor:
Bugünkü anayasal düzen 1982 Anayasası’dır; fakat bugünkü anayasal düzen, 1982’de kurulan anayasal düzen değildir.
Peki “darbe ruhu” nedir?
Asıl problem burada başlıyor.
“Darbe ruhu” hukukî bir kavram değildir. Bir anayasa maddesinin içinde ölçebileceğimiz bağımsız bir unsur değildir. Bu nedenle kavram kullanılacaksa somutlaştırılması gerekir.
Askerî vesayet mi?
Siyasetin hukuk yoluyla aşırı kontrol edilmesi mi?
Devletin bireyin önünde konumlandırılması mı?
Temel hakların geniş gerekçelerle sınırlandırılması mı?
Yargı denetiminin daraltılması mı?
Toplumun devlet tarafından belirli bir ideolojik kalıba sokulması mı?
Bunların her biri ayrı ayrı incelenebilir.
İncelediğimizde ise tek renkli bir tabloyla karşılaşmıyoruz.
Örneğin 1982’nin temel haklara yaklaşımı ciddi biçimde değişmiştir. Bugün Anayasa’nın 13. maddesi temel hakların özüne dokunulamayacağını, sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağını söylüyor.
Buna karşılık Başlangıç metninde devlet merkezli güçlü bir dil yaşamaya devam ediyor. Siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin anayasal sistem hâlâ oldukça kapsamlı. Vatandaşlığın tanımlanmasından siyasi örgütlenmeye kadar bazı hükümler de yeni bir anayasa yapılırken yeniden tartışılabilecek nitelikte.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir hata var:
1982’den kalan her hüküm darbeci değildir.
Üniter devlet 12 Eylül’de icat edilmedi. Cumhuriyet 1982’de kurulmadı. Laiklik askerî yönetimin ortaya çıkardığı bir ilke değildir. Atatürk devrimlerinin korunması da tarihsel kaynağını 12 Eylül’den almaz.
Bir hükmün 1982 Anayasası’nda bulunması, tek başına onun “darbe ruhunun” ürünü olduğunu göstermez.
Basit bir düşünce deneyi
Sorunu daha açık görmek için iki Türkiye hayal edelim.
Birinci Türkiye’de mevcut Anayasa’nın bütün maddelerini kelimesi kelimesine yeni bir belgeye aktarıyoruz. Demokratik bir süreç işletiliyor, metin kabul ediliyor ve belgenin üzerine “2027 Anayasası” yazılıyor.
Artık tarihsel anlamda 1982 darbe anayasasını kullanmıyoruz.
Fakat vatandaşın sahip olduğu haklar aynı.
Yargının yapısı aynı.
Yürütmenin yetkileri aynı.
Meclisin yetkileri aynı.
Anayasa Mahkemesinin konumu aynı.
O halde demokratik anayasal düzen bakımından neyi değiştirdik?
Esasen yalnızca kurucu kökeni.
Şimdi tersini düşünelim.
1982 Anayasası’nın adı ve kanun numarası hiç değişmesin. Fakat demokratik süreçler içerisinde zamanla bütün otoriter hükümleri değiştirilsin; güçlü bir kuvvetler ayrılığı kurulsun, temel haklar genişletilsin, yargı bağımsızlığı güçlendirilsin ve devlet karşısında bireyin özgürlük alanı genişletilsin.
Belgenin üzerinde hala “1982 Anayasası” yazacaktır.
Fakat ona hangi anlamda darbe anayasası diyeceğiz?
İşte bu düşünce deneyi bize önemli bir ayrımı gösteriyor:
Bir anayasanın demokratik niteliğini yalnızca doğum tarihi değil, mevcut normatif içeriği belirler.
yeni anayasa gereksiz değil
Tam tersine.
Türkiye’nin yeni bir anayasa yapması için güçlü gerekçeler bulunabilir.
Ancak “mevcut anayasa darbe döneminde yapıldı” argümanı bunlardan yalnızca biridir ve belki de en önemlisi değildir.
Asıl tartışılması gereken sorular başkadır:
Türkiye’de yasama ile yürütme arasındaki denge nasıl kurulmalıdır?
Cumhurbaşkanının yetkileri ne ölçüde olmalıdır?
Meclisin yürütmeyi denetleme araçları yeterli midir?
Yargı bağımsızlığı kurumsal olarak nasıl güvence altına alınmalıdır?
Hakimler ve Savcılar Kurulunun yapısı nasıl olmalıdır?
Anayasa Mahkemesi nasıl korunmalıdır?
Siyasi parti kapatma rejimi nasıl düzenlenmelidir?
İfade ve örgütlenme özgürlüğünün sınırları nerede başlamalıdır?
Devletin anayasal kimliği ne kadar ayrıntılı tarif edilmelidir?
Vatandaşlık nasıl tanımlanmalıdır?
Yerel yönetimlerin anayasal güvenceleri ne olmalıdır?
Bunlar cevaplanmadan “yeni anayasa” dediğimiz şeyin demokratikleşme anlamına gelip gelmediğini bilemeyiz.
Çünkü yeni olmak, demokratik olmak değildir.
1982’den daha yeni bir problem: 2017
Burada bizce Türkiye’deki yeni anayasa tartışmasının gözden kaçırmaması gereken başka bir gerçek var.
Bugünkü anayasal sistemin en çok tartışılan özelliklerinden bazıları 12 Eylül’den kalmamıştır.
2017’de parlamenter sistem terk edildi. Başbakanlık kaldırıldı. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanında toplandı. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleri anayasal sisteme girdi. Yasama ile yürütme arasındaki ilişkinin yapısı yeniden kuruldu.
Dolayısıyla bugün kuvvetler ayrılığı, yürütmenin yetkileri veya Meclisin konumu hakkında bir sorun görüyorsak bunların tamamını “1982 darbe anayasası” açıklamasıyla izah edemeyiz.
Bazıları çok daha yenidir.
Bu nedenle yeni anayasanın demokratik niteliğini belirleyecek temel sorulardan biri de şudur:
Yeni anayasa 2017’de kurulan güç ilişkilerini yalnızca yeni bir metne mi taşıyacak, yoksa onları da tartışmaya açacak mı?
Bu sorunun cevabı, belgenin üzerinde hangi tarihin yazacağından çok daha önemlidir.
Yeni anayasanın ruhu ne olmalı?
Yeni bir anayasa gerçekten yapılacaksa yalnızca eski metni temizlemekle yetinmemelidir.
Hatta belki 1982 metnini sürekli tamir etmek yerine anayasa düşüncesinin başlangıç noktası değiştirilmelidir.
Anayasa, devletin kendisini tarif ettiği bir belge olmaktan önce, devlet iktidarının sınırlarını belirleyen bir belge olmalıdır.
Merkezinde devlet değil insan bulunmalıdır.
İnsan onuru.
Özgürlük.
Eşitlik.
Hukuk devleti.
Demokratik meşruiyet.
Kuvvetler ayrılığı.
Bağımsız yargı.
Hesap verebilir yönetim.
Ve çoğunluğun yönetme hakkının yanında azınlıkta kalanın özgür yaşayabilme güvencesi.
Devlet güçlü olabilir. Fakat anayasanın görevi devleti güçlü kılmak değildir. Devlet zaten kamu gücüne, bütçeye, kolluğa, idareye ve yaptırım tekeline sahiptir.
Anayasanın asıl işi, bütün bu gücün karşısında tek başına duran insanı korumaktır.
Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca “darbecilerin yaptığı anayasanın yerine sivillerin yaptığı anayasa” değildir.
Daha yüksek bir hedef mümkündür:
İktidarda kimin bulunduğundan bağımsız olarak iktidarı sınırlayan bir anayasa.
Sonuç
1982 Anayasası’nın kurucu kökeni askerî darbedir. Bu tarih değiştirilemez.
Fakat bugün yürürlükte bulunan metin, 1982’de kabul edilen ilk metin değildir. Kırk yılı aşkın sürede yapılan değişiklikler askerî vesayet düzeninin önemli parçalarını ortadan kaldırmış, haklar rejimini değiştirmiş ve nihayet 2017’de hükûmet sistemini baştan kurmuştur.
Bu nedenle “darbe anayasasından kurtulmak” güçlü bir siyasi slogan olabilir; fakat tek başına yeterli bir anayasa hukuku analizi değildir.
Daha doğru soru şudur:
Nasıl bir anayasal düzen istiyoruz?
Çünkü bir anayasanın kapağındaki tarih bize onun nasıl doğduğunu anlatır.
İçindeki hükümler ise nasıl bir devlette yaşayacağımızı.
Yorumlar yükleniyor…
← Yayınlara dön